16.08.2008

bozkırkurdu

Sıra dışı bir yaşamın öyküsü olan "Bozkırkurdu", Hermann Hesse'nin en çok otobiyografik özellik taşıyan romanı olmasıyla ayrıcalıklı bir eseri. Romanın kahramanı Harri Haller yani Bozkırkurdu önemli, nadir, sıradan olmayan ve olağanüstü bir adam.
Yalnız yaşamın simgesi
Sıra dışı bir ada yaşamını öykü eden yazar, kitabın içerdiği yalnız yaşamın ifadesini en isabetli bir şekilde vurgulayan Bozkırkurdu adını toplumun sığ değer yargılarına ve kişiliksiz, yüzeysel yaşamına uyum sağlayamayan insanı tanımlarken "yalnız kurt" simgesinden yararlanabilmek için vermiştir.
Bozkırkurdu'nu doğadaki diğer benzer türlerinden ayıran en önemli ayırıcı özelliği sürüler halinde değil de yalnız başına bir doğal yaşamı tercih ediyor olmasıdır. Bozkırkurdu doğanın tüm olumsuz koşullarına karşı durmanın, dayanmanın içerisindeki dayanıksızlığını, taşıdığı naif ruhun incinmişliğini de simgeler bir bakıma. Bozkırkurdu olmanın aslında hiç de kolay bir yaşam biçimi olmadığını da ifade eder. Roman aynı zamanda yalnızlığı, toplumun tüm negatif değer yargılarına karşı sessiz bir haykırış, bir sivriliş, bir protesto olarak da imgeler. Yaşam içerisindeki yaşanmamışlıkların, kalabalıklar içerisinde yalnız kalmanın boğuntusunun ve ada yaşamının düş kırıklıklarıyla örgülediği hayat ve ölüm arasındaki gidip gelmelerin, dünya ve ötesi arasındaki ruh sıkışmasının yorduğu bedeninin hastalıklarla boğuşarak ayakta durma çabasının yüklemindeki tepe şahsiyettir Bozkırkurdu.
Amacı için yaşayan huzurludur
Herman Hesse, Bozkırkurdu'nun yaşamını hikaye ederken karakteristik dağınıklığı içerisindeki kendine özgü düzenini nasıl tesis ettiğini, toplum dışı soyutluğunun biçimi içerisindeki gizli kabulünü, ıssızlığına rağmen toplum nazarındaki saygın yerini de çok dengeli ve usta bir sanatsallıkla dile getiriyor bu öyküsünde.
Bozkırkurdu'nun tüm dağınık yaşamına rağmen düzenli hayatın çekiciliğine bilinç-altı özlem duyduğu gerçeği ise kaldığı evlerin seçiminde kendisini ortaya koyar. Cilalı parkeler, evin temizliği ve düzeni, pencere kenarındaki süs bitkilerinin ruhuna sağladığı ferahlığı anlatırken, ideallerle subjektifleştirilen yalnız hayatların gene de düzenli hayata dayandırılması gerektiğinin vurgusu yapılır. Amaç uğruna yaşayan insanın iç huzurunu ve ideal yaşamının sürekli kılınmasını sağlayan, yok sayılamayacak bir gerekliliktir bu aynı zamanda.
Hesse yüksek ülkülerle günlük dünya arasında sıkışıp kalmanın hikayesini, bir aşamadan sonra kendini tanıma çabalarını, öze inmenin gerekliliğini ve zorluğunu bu zorluğun getirdiği açmazı bilmesine karşın kendini bundan alamamıştır.
Huzur bilmeyen bir insan
Bozkırkurdu huzur bilmeyen bir insan. Hayatı güçlü ve olağanüstü bir güzellikte duyumsar. Anlık mutlulukların insanıdır. Mutlulukların köpüklü dalgaları engin acılar denizinin üzerinde o denli yüce ve şaşırtıcı bir hızla yayılır ki, saçtıkları ışık başkalarını da duygulandırır ve büyüler. Acılar ummanından sıçrayan bu mutluluk dalgalarının köpükleri sanat yapıtlarını yaratır, bir insan bir iki saatliğine yazgısının üzerine yükselebilir, mutluluğu bir yıldız gibi parlar; görenler kendi mutluluk düşlerini onda görüp sonsuzluğu anlarlar.
bu imgeler düşünebilen bir insanın, duygu ve düşünce dünyasının ürettiği soylu duyguların ve düşüncelerinin yanısıra ilkel dürtülerin insanı da olduğunu da kavramasını, yüksek ilkelerle günlük dünya arasında kalışını, kendini tanıma çabalarını, özeleştirinin zorluğunu ve bunların getirdiği açmazı bilmesine karşın hiçbirinden kopamayışını anlatmak için kullanılmıştır. Belirli bir aşamaya geldiklerinde Harry Haller gibiler için bu dünyayla uzlaşmanın tek yolu mizahtır. Thomas Mann'ın dediği gibi, Bozkırkurdu, Ulysses'ten pek farklı olmayan deneyimsel bir yolculuk, bir yürekliliktir ve bu nedenle yirminci yüzyılın en önemli edebi belgeleri arasında yer alır Bozkırkurdu, can sıkıntısıyla eğlenmek; çok sıradan ve istikrarlı olmakla çılgınlık arasında yaşayan biridir. Hem herkes gibidir, hem de herkesten çok farklıdır. Aynı zamanda çok olgun ve çok uçarıdır. Çok yönlü ama çok sıkıcıdır.

"Yazıklanacak bir şey yoktu, geçip gitmiş hiçbir şeye yazıklanmamak gerekiyordu. Yazıklanılacak tek şey şimdi'ydi, bugün'dü, yitirdiğim, sadece edilgen bir tutumla katlandığım, bana ne armağanlar sunmuş, ne beni fazla sarsmış bu sayısız saatler ve günlerde. " (s. 28)"Ne bir tiyatroda ne de bir sinemada uzun süre oturmaya katlanabiliyorum; elime bir gazete ya da çağdaş bir kitap alıp okuduğum seyrek oluyor. Tıklım tıklım trenler ve otellerde, bunaltıcı ve sırnaşık bir müziğin çaldığı hınca hınç kafeteryalarda, zarif ve lüks kentlerin barları ve varyetelerinde, dünyayı gezen sergilerde, geçit törenlerinde, bilgiye susamış kimseler için düzenlenen konferanslarda ve kocamana stadlarda insanların aradığı nasıl bir haz, nasıl bir neşedir aklım almıyor bir türlü. İstesem ulaşabileceğim, benim dışımda binlerce kişinin ele geçirmek için itişip kakıştığı, uğraşıp didindiği bu neşe ve sevinçleri anlamam ve paylaşmam olanaksız. Öte yandan, benim o şenlikli saatlerimde yaşadıklarımı, benim için haz, yaşantı, cazibe ve huşu sayılan şeyleri dünya bilemedin sanat yapılarından tanıyor, sanat yapıtlarında arayıp seviyor onları. Yaşamın içinde ise hepsini kaçıkça buluyor. Ve doğrusu dünya haklıysa, kafeteryalardaki bu müzik, bu kitlesel eğlenmeler, az şeyle yetinen bu Amerikalılaşmış bu insanlar haklıysalar, o zaman ben haksızım demektir, o zaman kaçık biriyim ben, o zaman sık sık kendime verdiğim isimle bir bozkırkurduyum, yolunu şaşırıp yabancı ve anlaşılmaz bir dünyada gözünü açan bir hayvanım, eski vatanının havası ve yiyeceği elinden çıkıp gitmiş bir hayvan. "

“Yolunu şaşırıp bizim aramıza düşmüş kentlerde ve sürü yaşamında soluğu almış bir bozkırkurdu. . . onun yalnızlığını, vahşiliğini, tedirginliğini, ondaki yurtsama duygusunu ve onun yurtsuzluğunu. ”(syf. 18)
Tabii ki bütün bu temalar rastlantısal bir şekilde birbiriyle kesişir. Örneğin yalnızlık, parçalanmışlık ve ikiyüzlülük (seçkin sınıfın yani elit sınıfın karşılığı olarak) hepsi aynı tema içine sığar; fakat Bozkırkurdu’nun en önemli sorunu topluma bakış açısıyla ve sosyal sınıfların toplumda oynadığı rolde kendini gösterir. Çelişkileri vardır. Burjuvaziden nefret ettiği halde kendini o sınıftan koparamaz. Kendini Mozart, Goethe gibi ölümsüz sanatçılarla özdeşleştirir. Büyük ustaların yapıtları sayesinde uluya, kutsala ulaşır.
Onun gözünde burjuvazi ikiyüzlüdür. Yapmacıktır. Bunlardan biri olmadığı için de gurur duyar; ama yine de kimi bakımdan tastamam bir burjuva hayatı sürer; bankada parası vardır, yoksul hısım ve akrabalarına destek olur, pek özenli sayılmasa da yakışık aldığı gibi, dikkat çekmeyecek şekilde giyinir, polisle, vergi dairesiyle ve diğer yetkili makamlarla barış içinde güzel güzel yaşamaya bakar. Ayrıca küçük burjuvazi terbiyesiyle büyütülmüştür ve bu terbiyeden kafasında bir sürü kavram ve şablon kalmıştır. Böylece varlığının bir yarısıyla savaştığı ve yadsıdığı şeyi öbür yarısıyla benimseyip onaylar. Yasalara, erdemlere ve sağduyuya yukarıdan bakan Harry, burjuvazinin zorunlu bir mahkumudür. Ondan yakasını kurtaramaz.

Çareyi, kendini burjuvaziden soyutlamakta görür; kendisini yalnızlığa iter. Görüşleri derinleştikçe, burjuvaziden tiksintiye varan bir iğrenme duydukça çözümü intiharda görür.
Kitapta “benliğin parçalanması sosyal sınıfların parçalanışı” kadar önemli bir tema olarak işlenir. Bozkırkurdu sınıfsal ayrılıklardan dolayı kendini sosyal sınıflardan ayrı görse de içinde barındırdığı iki kişilik onun düşüncelerinde parçalanmışlığı yaratır. Yazgısını kendisi için daha anlaşılır kılmak üzere kurt ve insan, içgüdü ve us diye ikili bir ayrıma başvurur.
Harry kendi içinde bir “insan” bulur. İçindeki bu insan düşüncelerden, duygulardan, uygarlıktan dizginlenmiş bir dünyada yaşar. Ayrıca bir “kurt” bulur içinde. Bu kurt tarafı, içgüdülerden, vahşilikten, acımasızlıktan, yüceltilmemiş, yontulmamış doğadan yana bir dünyadır.
Varlığının böyle açık seçik ikiye ayrılmasına, birbirine düşman iki yarıma bölünmesine karşın, yine de kurt ile insanın bazı mutlu anlarda birbiriyle kardeş kardeş geçindiğini görür. Hatta Harry kendini iki ayrı varlıktan değil, yüz, hatta bin varlıktan oluştuğunu görür. Yaşamın, yalnızca iki kutup, örneğin içgüdü ve us yada ermişlik ve zevkperestlik arasında değil, binlerce hatta sayılamayacak kadar çok kutup çiftleri arasında salındığını görür.

Çelişkiler içindedir. Huzursuzluğu onu çok ender huzurlu anlarda terk eder. O anlar, ölümsüzlerin eserleri ile baş başa kaldığı anlardır. Bozkırkurdu’nun acısı daha da derinleşir. İnsanlara açıklık ve dürüstlükle kurt ve insan tarafını göstermek istese de insanlar tarafından reddedilir. Elite, düzene, kısıtlanmaya, mantığa alışık insanlar, onun kurt tarafından rahatsızlık duyarlar; özgürü, vahşiyi, evcilleşmemişi, serüvenciyi ve güçlüyü savunduğunda insanları korkutur. “Bu arada şu düşünce geçti aklımdan: Ben nasıl şimdi giyiniyor, evden çıkıp profesörü ziyaret ediyor, onunla az çok yapmacık nazik sözlerle konuşuyor ve bütün bunları doğrusu gönülsüz yapıyorsam, insanların çoğu da her Allahın günü, her saat kendilerini zorlayarak, bir gönülsüzlükle böyle davranıyor, böyle yaşıyor, onu bunu ziyaret ediyor, onunla bununla söyleşiyor, dairelerinde, bürolarında oturup mesai saatinin bitmesini bekliyordu; hepsi de zoraki, otomatik olarak, gönülsüz görülen işlerdi, makineler tarafından da pekâlâ yapılabilecek yada yapılmadan kalabilecek işler. Ve ardı arkası kesilmeksizin sürüp giden mekanikliktir ki onları benim gibi kendi yaşamlarını eleştirmekten, bu yaşamın aptallığını ve sığlığını, iğrenç şekilde sırıtan ne idüğü belirsizliğini, umarsız hüznünü ve kofluğunu görüp duyumsamaktan alıkoyuyordu. Ah, haklıydı, yerden göğe haklıydı bu insanlar öyle yaşamakta, yoldan çıkmış ben gibi iç karartıcı mekanikliğe karşı kendilerini savunacak ve gözlerini umarsızlıkla dikip boşluğa bakacakken, kendi küçük oyunlarını oynamakta ve kendi önemsedikleri şeylerin peşinden koşmakta. . . ”(syf. 74)

“İnsanın kendini asması belki zordur, bilmiyorum. Ama yaşamak çok, çok daha zor! Ne kadar zor olduğunu Tanrı bilir!. . . . (syf. 83)

Bunun üzerine adam yüzüme bir ayna tuttu, aynada kişisel bütünlüğümün dağılarak pek çok ben’e ayrılmış olduğunu gördüm yeniden, hatta bana sayıları daha da artmış gibi geldi. Ama ben’ler bu kez küçülmüştü, ele kolay gelecek büyüklükteydi. ”(syf. 184)
“Ne var ki, her ben çok yönlü bir dünyadır, yıldızlarla döşenmiş küçük bir gökyüzüdür, çeşitli biçimlerden, aşamalardan, konumlardan, değişik kutsal öğelerden ve değişik olanaklardan bir karmaşadır. ”(syf. 56) Beden olmak tektir, ruh olmak asla...
Harry’nin yapması gereken iki şey vardır:Harry hayatı olduğu gibi kabul etmelidir. Ona sunulduğu şekli ile. İkincisi Harry saçmalıklara gülüp geçmeyi öğrenmelidir. Kısaca kendi çelişkilerini ciddiye almamasını, hayatın anlamsızlığına gülüp geçmesini öğütler. Öfkelenmektense gülmektir çözümü.
Tek çözümü kendini bir adım geri çevirip aynadaki kendini görmek ve aynadaki yansımasına gülmektir.

herrmann hesse